BOZCAADA’DA BİR TATLI HUZUR | |
Bir acele, bir telaş İzmir-Ezine arası karayolunu bir çırpıda yutuşumuzu, buna rağmen feribotu kaçırışımızı, hayal kırıklığımızı Ezine peynirleriyle hafifletip, Geyikli’den feribota binişimizi geçen yazımdan hatırlıyorsunuzdur. 35 dakikalık yolculuğun ardından feribot limana yanaşıyor. Bunca acelenin ardından Bozcaada’yı acelesiz, yudum yudum içmeye hazırız.
Sonbahar güneşinin gücü gölgelere yetmiyor, ama ışığını değdirdiği yerler sıcacık. Üzerimizde yazlık giyisiler, yazdan kalma bir haftasonu geçireceğimizi umuyoruz. Sadece biz değil, ellerindeki çantalardan palet ve şnorkelleri sarkan yayaların da ümidi böyle belliki.
İlk iş otelimize yerleşiyoruz. Otelimiz 9 ODA, Rum Mahallesi’nde. Limandan otelimize gitmemiz beş dakikadan az sürüyor. Ada hepi topu 36 kilometrekare, merkez ise bir avuç içi kadar. Zorlasanız da kaybolamazsınız. Zevkli döşenmiş, pırıl pırıl odamız çok güzel. Ama biz eşyaları bıraktığımız gibi kendimizi dışarı atıyoruz. Niyetimiz adayı motosikletle gezmek. Limana yakın bir yerde adanın tek motosikletçisinden aracımızı alıyoruz. Kondisyonu yerinde olanlar adayı gezmek için bisiklet de kiralayabilir. Çok keyifli olacağından eminim.
Haritamızı edinip basıyoruz gaza. Merkezden uzaklaşır uzaklaşmaz bağlar başlıyor. Bağbozumuna yetişip bağlardaki tatlı telaşı görebilseydik keşke. Üzümler çoktan toplanmış ve bağlar sarı bir yalnızlığa terkedilmiş.
Adada şarapçılık antik çağdan beri önemli. En meşhur üzüm Çavuş. Şaraplık üzümleri ise Vasilaki (Altıntaş), Kuntra(Karasakız) ve Karalahna. Bunlar adanın yerel üzümleri. Bazı üreticiler son yıllarda dünyada öne çıkan şaraplık üzümleri de yetiştiriyormuş. Adanın uzun süreden beri şarap üreten firmaları Talay, Ataol, Yunatçılar ve Corvus. Latince “karga” anlamına gelen Corvus’un sahibi Reşit Soley çok şık ve dünya standartlarında üretim yapan bir tesis kurmuş.
Hem tesis hem de tadım ve satış yapılan mağazada ince bir zevk hakim. Kaldığımız süre boyunca adanın üzümlerinden yapılmış farklı markalı şaraplardan tattık. Kimini çok beğendik, kimini vasat bulduk. Şarap konusunda bilgimi yeterli bulmadığımı hep söylerim. Bu mevzuyu ustalarına bırakıp ortamdan süratle uzaklaşırım.
Adanın güney kıyıları boyunca ilerliyoruz. Deniz, durgun hali ve turkuaz rengiyle çok davetkar görünüyor. Söylenenlere bakılırsa suyu çok soğuk. Kendimizi adanın sakin ritmine bırakabileceğimiz birkaç günümüz olsaydı, denizin tadına bakardık elbet. Ama kaybedecek zamanımız yok. Biz gelirken pırıl pırıl parlayan güneş, çaktırmadan kayboldu ve hafif bir serinlik başladı.
Ayazma Plajı’na geldiğimizde duruyoruz. Burası, öyle bir solukta geçilecek yer değil. Troya Savaşı sırasında Yunan donanması burada saklanmış. Üzerinden yıllar geçmiş, bu kez Çanakkale Savaşı’nda Anadolu’ya saldıran düşman askerlerinin donanmasına üs olmuş. Şemsiye ve şezlongların arasından görünen tatilcilerin eşliğinde savaş görüntülerini hayal etmek kolay değil. Ama bilmek bile yeterli.
Gün batımına yakın Polente Feneri’ne yaklaşıyoruz.
Tam saatinde, tam da olmamız gereken yerdeyiz. Güneşin batışı buradan izlenmeli. Ama bir dakika... Batması gereken güneş hava koşullarına yenik düşmüş. Koyu bulutların arkasında kaybolmuş, gitmiş. Aniden dibimizde biten devasa rüzgar pervaneleriyle kendime geliyorum.
Ben bu pervanelerin hayranıyım. Nerede görsem bembeyaz kelebekler görmüş gibi izlemekten keyif alırım. Ama hiç bu kadar yakınlarına gitmemiştim. Bu bembeyaz ve gayet biyonik cihazları izlerken, sadece ben miyim sema gösterisi izler gibi huzurla dolan? İlk kez bu kadar yakından gördüm ve havayı yararken çıkardıkları o sesi ilk kez duydum. Bu 17 rüzgar pervanesi, kuzey batıdan kopup gelen poyrazla haşır neşir olup adanın ihtiyacı olan elektriği üretiyor.
Hava iyice kararmaya başlayınca dönüş için tekrar yola koyuluyoruz. Kekik kokularının arasından süzüle süzüle merkeze varıyoruz. Geceyi sahildeki balık restoranlarından birinde noktalıyoruz.
Ertesi sabah erkenden ayaktayız. Niyetimiz adanın daracık sokaklarında kaybolmak. Keyifle yapılan kahvaltının ardından kalan birkaç saatimizi geçirmeye hazırız. Sokaklar film seti gibi.
Eski tip rum evlerinin kimisi çok bakımlı. Çoğu otel olarak varlığını sürdürüyor. Sık sık karşımıza şaraphaneler çıkıyor. Hummalı bir faaliyet var tesislerde. Sokaklara buram buram üzüm kokusu yayılmış.
Rengigül Sanat Galerisi’ne uğruyoruz, fakat kapalı. Dükkanların bazıları mevsim nedeniyle kepenk indirmiş. Yükesek mevsimde ada halkı, adanın batacağı endişesini yaşıyormuş. Şaka yollu anlatımlarından kalabalıkları sevmediklerini sanmayın. Herkes çok misafirperver.
Dönüş vaktimiz yaklaşınca feribotun yolunu tutuyoruz. Arabayı sıraya bırakıp son bir kez Bozcaaada’ya bakmak niyetindeyiz. Hava çok tatsız. Dalgalar giderek büyüyor. İnsanlar aralarında feribot seferinin iptal olabileceğini konuşuyor. Etrafı izlerken birden “Eyvah Peynirler!” diye sıçrıyorum olduğum yerde. Bir gün önce otelin buzdolabına bıraktığımız Ezine peynirlerimizi hatırlıyorum. Arabayı sıradan çıkarma şansımız yok. Bir koşu gidip peynirleri alıyoruz. Feribotun iptali söylentileri asılsız çıkıyor. Bol sallantılı dönüş yolumuza düşüyoruz. Limandan ayrılan gemi ritüelini yerine getiriyorum ve geride kalanlara el sallıyorum.
Tekrar görüşene dek Hoşçakal Bozcaada!
Mutlaka tatmalı ve almalı
Şarapseverler adanın üzümleriyle yapılan şarapların tadına mutlaka bakmalı. Ada Kafe’de gelincik şerbeti içmeli. Özellikle yaz sıcağında çok hoş bir serinletici olacağını düşünüyorum. Adanın geleneksel yemekleri ot ağırlıklı. Mantar, kuzukulağı, labada, yumurtaotu, ebegümeci, horozotu, gelincik, kuşkonmaz, şevketibostan, ısırgan ve hindibağ... Bunların pek çoğu benim bir Egeli olarak bildiğim ve sevdiğim lezzetlerdi. Fakat bazılarını ilk kez duydum. Bu otlarla nefis börek, omlet ve hatta balık pişiriyorlar. Tadına bakmanızı öneririm. Domates reçeli da adanın meşhur tatlarından. Otelde sabah kahvaltısında istemeye istemeye tattığım ve sonra koşup birkaç kavanoz yüklendiğim lezzet. Mutlaka deneyin.
Esra ABALI turkiş journal
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder