6 Ekim 2010 Çarşamba

KIRMIZI MADRİD

Esra ABALI esra_abali@hotmail.com



Geçen yazımda Madrid için hem çocuklu hem yağmurlu bir giriş yapmıştım. Bu kez Madrid’in derinlerine dalıyoruz.

Söze, “İspanya’nın başkenti Madrid, aynı zamanda Avrupa’nın da üçüncü büyük başkenti” diye klişe bir başlangıç yapabilirdim; ama bu Madrid’e haksızlık olurdu. Evet, Madrid büyük ve kalabalık bir başkent. Fakat benim için güzel yemeklerin, güzel içkilerin, sıcak insanların, sanatın, mimarinin ve ayakkabının kenti.

Bir kere burası kırmızı bir şehir. İspanyollar’ın sahip olduğu ateşin kırmızısı şehrin her yerinde. Burada insanlar, yemek yerken de konuşurken de kırmızı. Her an harlayıverecek gibi yaşıyorlar. Ateşi harlatacak olan şey ise öfke değil; tutku ve yaşama keyfi. Ne işsizlik, ne ekonomideki diğer sorunlar... Pek kimsenin umurunda değil gibi.

Ben de Madridliler gibi yapıp sıkıcı konulardan hemen uzaklaşıvereceğim. İşte, serbest çağrışımlar eşliğinde Madrid turuna başlıyoruz. Tura başlangıç noktamız şehrin en bilinen meydanlarından Plazo Mayor olabilir.



Zamanında idamların gerçekleştirildiği meydanda bugün, sokak gösterileri yapanlar, güzel kafe ve restoranlar, o karanlık izleri silmiş geçmiş. Gayet keyifli bir ortam. Keyfinize keyif katmak için Plazo Mayor’un neredeyse dibinde sayılan Mercado De San Miguel’e mutlaka uğramalısınız. Burası restore edilmiş eski bir pazar yeri. Metal bir iskeletin üzerinde camla çevrilmiş şeffaf bir pazar.



Buradan taze meyve alabilir ya da meyve suyu kokteyli hazırlatabilirsiniz; yüzden fazla olduğu söylenen peynir çeşitlerini tadabilirsiniz; balık alabilirsiniz veya bir kadeh beyaz şarap eşliğinde istridye yiyebilirsiniz. Hiçbiri olmazsa camdan binayı dışarıdan izler, hayran kalırsınız.



Yeme içme seçeneği sonsuz...

Tam merkezden tura başlamak istiyorum diyorsanız, buyurun İspanya ulaşım sisteminin tam orta noktasına, Puerta Del Sol’e. Güneşin Kapısı’na gelin ve kendinizi dikey yöndeki sokaklara doğru bırakın. Kaybolma ihtimaliniz sıfıra yakın, ama güzel ayrıntılar görme ihtimaliniz çok yüksek. Bu ara sokaklarda, İspanyollar’ın en iştahsız insanı bile baştan çıkartacak Tapas(tapa)’larını tadabileceğiniz mekanlar var. Ayrıca buralarda bütün halde pişirilmiş bebek domuz görme ihtimaline de hazır olun. Fakat özellikle bebek domuz için El Sobrino de Botin adlı restoranı öneriyorlar. Kimse kusura bakmasın, başına bebek sıfatı eklenmiş hiçbirşeyi yiyemem.

Yemekten sonra hala Sol Meydanı civarındaysanız, tatlı için 1880’den beri açık olan San Gines’e uğrayıp ‘churros’ yemelisiniz.

Görünüm olarak tulumba tatlısını anımsatan churros’u sıcak çikolataya batırıp yiyorsunuz.



Sıcak çikolata bitter ve muhallebi kıvamına yakın. Sabah 7’ye kadar açık olan San Gines’e kulüp çıkışı açlık bastırmak için gitmek adettenmiş.

Hazır söz yemekten açılmış ve uzamışken bir süre daha yemeden içmeden bahsetmek istiyorum. İspanya, deniz ürünlerine hasta olan benim gibiler için bir cennet. Gitmişken bu fırsatı iyi değerlendirmek gerek.



100 yıllık Casa Mingo’da nefis kızarmış tavuk ise bir zamanlar meşhur olan ‘Parmak Yalatan Piliç’ sloganının İspanya versiyonu. Bu lezzetten sonra ben yıllardır tavuk yemediğime karar verdim.

Lezzetli yemeklerle mideler şenlendi, fakat biraz da ruhu beslemek gerek. O zaman haydi, Avrupa’nın en iyi müzelerinden biri olan Prado ve büyük çoğunlukla İspanyol sanatının örneklerine ev sahipliği yapan Reina Sofia’ya. Prado Müzesi’nde 7000’den fazla eser görebilmek mümkün. Bu demek oluyor ki buraya bir günden fazla ayırmak gerekiyor. Prado’da Goya, Velazquez ve El Greco’nun eserleri görülebilir. Picasso’nun ünlü Guernica’sına ev sahipliği yapan Reina Sofia’da ise Dali ve pek çok İspanyol sanatçının eserleri var. Bir de ünlü İspanyol edebiyatçı Lope De Vega’nın müze evi var. Ancak burayı gezebilmek için önceden randevu almak gerekiyor.

İspanyol kültürüyle özdeşleşmiş bir gelenek var ki ben hiç hazzetmiyorum. Daha önce boş bulunup Boğa Güreşi’ne gitmiş, yarım saat dolmadan arkama bakmadan kaçmıştım. Nasıl bir boş bulunmaysa... Boğayı öpüp koklayıp göndereceklerini filan sanıyordum herhalde. Zavallı hayvanla girişilen o anlamsız mücadele benim bütün günümü zehir etmişti. Ben arenadan sapsarı suratla çıkarken, tribünlerden “oleey!” sesleri yükseliyordu. Boğaların bilinen hazin sonunu ille de görmek istiyorsanız Plaza de Torro’da izleyebilirsiniz.

Büyük şehirlerde yapacak, görecek seçenek çokluğu Madrid için de geçerli. Yaz yaz bitmez, yap yap yetişmez. Ama son olarak hava güzelse Retiro Park’ta çimlere uzanmak, Plaza Cibeles’te Real Madrid’in kutlamalarına şahit olmak ve koşullar her ne olursa olsun ayakkabı almak gerek. Ayakkabılar çok uygun fiyatlı ve güzel. Ben yeterince almamışım, o ayrı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder